Kanser

1970 yılında Japonya’nın başkenti Tokyo’da Ocyanomizu Kliniği’ni kuran Dr. Keiichi Morishita Overcoming Cancer (Kanseri Yenmek) adlı kitabında, asit-alkali dengesinin kanser oluşumu üzerindeki etkisini şu sözlerle dile getirir: “Eğer kandaki asidik koşullarda aşırı artış olursa, kan alkali koşullarını korumak için bu aşırı asidik maddeleri kaçınılmaz olarak vücuttaki bazı bölgelere bırakacaktır.”

Bu eğilimin devam etmesi halinde vücudun bazı bölgelerinde asidiklik artacak ve bazı hücreler ölecektir. Ancak bazı hücreler kendilerini bu asidik ortama adapte edebilmektedirler. Diğer bir deyişle, normal hücreler asidik ortamda ölürken bazı hücreler bu ortama adapte olabilmek için kendilerini dönüştürmekte ve “anormal hücreler” olarak hayatta kalmaktadırlar. Bu anormal hücreler “kötü huylu hücreler” olarak adlandırılmaktadır. Bu kötü huylu hücreler beyin fonksiyonlarıyla ya da kendi DNA’larımızın hafıza kodlarıyla uyumlu değillerdir. Bu nedenle, kötü huylu hücreler belirsiz ve düzensiz olarak gelişirler. Bu sürece “kanser-denmektedir.

Beyin kanserli bölgeyi vücuttan, kan dolaşımı sisteminden izole eder. Budurumda bölgenin su ve oksijen (O2) ihtiyacı karşılanmaz. Aslında burada amaç, zaten kıt olan su kaynaklarının yaşamsal önemi olan organlara dağıtılmasıdır. Ancak vücuttan koparılıp atılan hücrelerin buna karşı nasıl yanıt vereceği pek önemsenmez. Çünkü canlıdaki su yokluğundan dolayı vücutta ortaya cıkan su açığı geçici bir dönem olarak düşünülür.

Kanser ve anormal hücrelerin oluşumunu önleyebilmek için öncelikle vücudun pH dengesi korunmalıdır. Bunun yanı sıra bağışıklık sisteminin de güçlü olması son derece önemlidir. Alkali su sahip olduğu alkali mineral iceriğiyle vücudun mineral ihtiyacının bir kısmını karşılar. Düşük ORP değeri sayesinde antioksidandır, zengin oksijen (O2) iceriğiyle vücuttaki istenmeyen zararlı mikroorganizmaları yok etmekte ve iyileştirici gücü sayesinde de bağışıklık sistemini kuvvetlendirmektedir.